sevdiğinizin gönül kapısı başkasına açık olursa içeri girmeyin

27 Kasım 2009 Cuma


birisini seversiniz. karşılık alırsınız ya da almazsınız. yani birisini 2 türlü seversiniz. ama çoğu zaman ıskaladığımız bir nokta var. siz nasıl onu sevebiliyorsanız, o'da aynı mekanizma vesilesi ile başkasını sevebilir.

sevdiğiniz insanın başkasını sevdiğini öğrenmek acıdır, ama dostlarım unutmayın ki: "geçmiş geçmiştir, geçmemişse size geçmiştir."

başkasının sevilmesi siz de bitmek bilmeyen karşılaştırmalar yaptıracaktır ilk başta, sonra dağılan egonuzu toparlamaya çalışırken kişilik bozuklukları yaşayacaksınız. kendinize olan saygınızı yitireceksiniz. malesef "ben çok daha süperim", "kimmiş o ya allahın salağı" gibi yer yer hayal mahsulü, yer yer gerçek payı olan teselliler ise gerçeği değiştirmez; bilakis narsist bir düşünce yapısına yol açar, insanı içine kapanık ve iletişim zorluklarına sahip hale getirir. 

bu nedenle yapılması gereken tek şey:
  • olayları çok hızlı bir şekilde kabullenebilmek
yapılmaması gerekenler ise:
  • gerçeklerden kaçmak
  • kendinizi değersiz, yetersiz hissetmek
  • gereksiz yere kendini veya sevginin nesnesi olan kişiyi zorlamak
yaşayacağınız bu tür can yakıcı haller bir iki günlük ufak üzüntüler şeklinde arada bir vurup geçebilir. durum iyice kritik bir hal aldığında savunma mekanizmalarınız otomatikman devreye girecekve çarpık düşünceler tezahür edecektir. istediğiniz yerden durumu bastırmaya çalışın, acısı bir yerlerden çıkacaktır. bu yüzden kabullenmeniz gerekenler:
  • yerkürede her gönül verdiğinizin size kalbinin kapılarını açmak zorunda olmadığı
  • mutlu olabileceğiniz insan sayısının bir sayısından çok daha fazla olduğu
  • kimin suçu olursa olsun, hatta kimsenin suçu olmasa bile olanın olduğu ve artık ezik ve mutsuz yaşamaya devam etmenin bir fayda getirmeyeceğidir.

çay kaşıklarının ihtiyaç sayısına göre olan sabitesi

25 Kasım 2009 Çarşamba


hayatımda akıl sır erdiremediğim olaylardan birisi de öğrenci evlerindeki çay kaşıklarının akıbetidir. evet evet yeri geldiğinde hayat kurtaran, çaya lezzet katmaya yarayan, şekerin çözülmesi sürecini hızlandıran çay kaşıklarının çok ilginç bir sabitesi vardır.

yıllardır öğrenci evleri ile aile evi arasında gidip geldim ve anca farkediyorum sayın seyirciler. şimdi olay şu:

ne kadar çok çay kaşığı temin ederseniz edin, bunlardan çok azı varlığını sürdürebiliyor. ve her ne hikmetse o son kalan yadigarlarda ne yaparsanız yapın kaybolmazlar. hani balkondan atsanız, diğer ev arkadaşlarınız onu bulur getirir o derece. valla bak!

kalan miktar için de bir sayı tespit ettim. sanırım bu miktar bir günde evde kullanılan minimum çay kaşığı adedine denk geliyor. zihninizde somutlaştırmak için örnek vermek gerekirse; evinizde 6 tane öğrenci yaşıyorsa, gidip gelen misafirler dahil, 4 çay kaşığı günlük ihtiyacınızı görecektir. işte evdeki çay kaşıkları belli bir süre sonra ne kadar olursa olsun 4'e düşecektir.

evde kalan o çay kaşıklarının hikayesi budur. bunlardan bir iki tanesi şeker tabağının üzerine şekerler keseklenmiş durumda bulunur. naçizane tavsiyem az şekerli içenler o keseklenmiş kaşıkları olduğu gibi bardağa bırakarak şeker ihtiyaçlarını giderebilirler.

yağmurlu havalara romantizm yükleyemedim gözlükleri silmeye çalışmaktan...

24 Kasım 2009 Salı


gözlüğün hayatıma girmesi 11 yaşındayken tv'de ki altyazıyı okuyamam ile başladı. babam "aha senin gözlerin bozulmaya başlamış. bol bol havuç yeme vakti" diyerekten zorla havuç yedirmeye başlamıştı. neymiş efendim havuç göze iyi gelirmiş. 

o dönemler gözlükten tiksindiğim dönemlerdi. hatta yediğim havuçlarla bugs bunny üzerinde fantezi yapmayı ciddi ciddi düşünüyordum. şimdi seviyorum ama... gözlüksüz çıkmam abiiii!!! dile kolay 13 yıllık vücut aparatım onlar benim. bütün dünyayı net görme sebebim, hatta sizlerin beni inek görme sebebiniz.

ilkokul 4'de takmaya başlayınca tüm sosyal hayatım ve konumum kökünden değişti. önceleri cin ali'ye benzetilirken, gözlüğü taktıktan sonra ekstradan heri potır, yüzüklerin efendisinde frodo oluvermiştim. o zamanlar bu kahramanlar yoktu ama o zamanlar neye benzetildiğimi unuttum. "boy uzasın diye basketbol oynamak" diye bir mantık vardır ya hani. heh ben de o mantıkla basket oynamak istediğimde futbolcu olarak takoz muamelesi gören recep çetin damgası yedim. hep defansta kaldım basket oynarken. sanki futbol arkadaş. tamam futbolda sürekli defansta dursam bir nebze anlarım ama basket oynarken çift pota maçta insan kendi potasının altında neden bekletilir? işte gözlük beni bu kadar gerilerde tuttu!

bu gözlüğü taktıktan sonra; mevsimlerin tadı da olmadı ki hiç... yazın, asla şapka takamadım mesela. şapkayı düz taksam "hey evlat hadi newyork saks'ın maçına gidelim" diyen beyzbolcu baba gibi oluyorum, ters taksam da sürekli dayak yeme potansiyeli yüksek bir çocuk olarak ortalarda dolanıyordum. neden? bir düşünün hele... ters şapka takan, gözlüklü, çilli, burnu büyük çocuk. tam dayaklık çocuk. dayak atmaktan büyük zevk alacağınız tip. sinemalarda!!! 

gelelim güneş gözlüğüme... bunu taksam optik gözlüğüm ne olacak? ayrıca güneş gözlüğüm ile net göremiyorum ki. taşıma derdi desen hayatta küstürüyor. bunun için ya çanta taşıyacaksın ya da cepli kıyafetler giyeceksin. başka çaren yok. yaşıtlarım cıvıl cıvıl tişört giyerken ben bu yüzden hep ağır abi tişörtleri giydim, cepli yakalı falan. 

kış mevsimi- gözlük ikilisine gelecek olursak. ben asla kapşonlu bir giysinin içinde boksör edası veremedim. bere takamadım, takmaya çalışsam kulaklarım soğuktan nasiplerini alırdı. hayır biraz zorlayıp örtmeye çalışsam kulak arkalarımın gözlük sapları yüzünden acırdı. ayrıca benim hiç üçgen vücudum olmayacak. siz hiç üçgen vücutlu dört göz gördünüz mü? 

kardeşimle ağız tadıyla kavga bile edemedim. ebeveynlerim gözlüğüme bişe olur diye, daha yeni aldık diye ayırırlardır hemen. 

keyifle kulaklık takamadım, havuzdur, denizdir oralarda neşe saçamadım. tv karşısında pervasızca uyuya kalamadım. sigara içsem, alkol alsam, ne ağzımdaki sigara yakışır ne de elimde ki alkol şişesi. 

yağmurlu havalara romantizm yükleyemedim gözlükleri silmeye çalışmaktan...

bizim zamanımızda çocuk olmak güzeldi. sobaya tükürürdük falan

22 Kasım 2009 Pazar


bugün karşı komşu sobayı kuruyordu. ben de camdan dikizliyorum bariz. o kurarken ayak altında bir velet ortalarda dolanıyor. benim küçüklüğüm geldi gözlerimin önüne. hey gidi günler dedim.

annemin sobayı babamla beraber kurduğu günler geldi aklıma. ayak altında dolaştığım için güdümlü anne terlikleri çok canımı yakmıştır. ya da "la havle..." diye başlayan babamın cümleleri.

o soba kış mevsimlerimin değişilmeziydi. yanmak pahasına çevresinde döner durur, türlü türlü şeyler yapardım.

en basitinden tükürürdüm üstüne. nerden baksanız o zamanın çocuklarının %99'u sobanın üstüne tükürüp seyretmekten maymunca bir zevk almıştır.

ya da mandalina kabuğu kızartmak. ya da şey kolonya dökmek, kar topu eritmek falan. hey gidi günler.

kaloriferli ev çocuğu uzaktan kumandalı arabasını gezdirirken barbisiyle, sindisiyle oynarken, bu gariban ben ve yandaşlarım sobaya tükürürdük işte. balkondaki odunlarla oynar, çıraları kırardık.

zalım dünya işte. yazının amacından sapıp olayı koministe bağlayasım geldi. küfürlü bir yazı yazıp, devlete, adalete, durup durup oduna kömüre zam yapan kömürcü ve odunlara sövesim geldi anasını bacısını satayım.

neyse masumiyeti bozmayalım ve bizim zamanımızda çocuk olmak bir başka güzeldi diyip yazıma son vereyim vesselam.




bi büyüyeyim, sevdiğim kadınla harem kuracağım

21 Kasım 2009 Cumartesi


büyüyünce bir haremim olsun istiyorum. böyle sevdiğim kadınla kurayım orayı. 

sevdiğim kadının çocukluk dönemi, 20'li yaşlarını, 30'lu yaşlarını, 40'lı yaşlarını, 50'li yaşlarını, 60'lı yaşlılarını, 70'li yaşlarını biriktirip onun çeşitli hallerini, çeşitli gülümsemelerini ve bakışlarını içeren, zaman içinde geçen zaman ve birlikteliğimizle değişen tüm hallerini koymayı planlıyorum. kendi haremimi böyle olsun istiyorum.

bir nevi anılardan oluşan harem. son olarak benim hallerimden oluşan haremle haremimizi zenginleştirmek bir sonraki adımım olacak.

lafı gereksiz yere uzatıyorum, fikrini değiştirebilir miyim diye...

19 Kasım 2009 Perşembe


lafı gereksiz yere uzatıyorum bazen... cak cak cak konuşuyorum. bilin ki bu bir "beklentiye işaret"

farkında olarak ya da olmayarak lafı uzatabiliyorum, muhabbet bittikten sonra, o ruh halimin karşı tarafdan bir talebim olduğu için öyle olduğunu farkediyorum.  

böyle durumlarda "bir onaylanma beklentisiyle" ya da karşımdaki insanı "bir şeylerden vazgeçirebilmek" için konuşur dururum, belki de ne söylediğimin farkında bile değilim. sadece içimde bir umut, "fikrini değiştirebilir miyim acaba" diye çırpınıp dururum... 

lakin ben ne kadar konuşursam konuşayım, insanları konuşarak değiştirmek çok da mümkün değil, hatta en basitinden onaylanmak bile mümkün değil. ne kadar konuşursam konuşayım, karşımdaki bana boş gözlerle bakıp "seni anlıyorum" der sadece ve bu gereksiz konuşma oracıkta biter.

adım gibi eminim aslında istediğimin o olmadığına. boğazımndan geçmeyen bir düğüm ve ellerimde kalp kırıklarıyla kala kalmış vaziyette otururum ilk banka.

işte böyle zamanlarda bir yeni türküsü çalar zinhimde. "başka türlü bir şey benim istediğim; ne ağaca benzer ne de buluta" diye diye yürürüm.

hayatında bara ilk kez gidecek olan liseli kızlar

18 Kasım 2009 Çarşamba


babalarından ders çalışma bahanesiyle arkadaşlarında kalmak için yıllık iznini alan kızlardan oldum olası kıllanmışımdır. çünkü bu kızlardan geceyi taksim'de geçirecek olanlara çokca şahit olmuşluğum vardır.

bu kızlarımız olaya gerçekçilik süsü vermek için okul çıkışları sahidende ders çalışıyorlar efenim. artık vijdanlarını mı rahatlatıyorlar nedir... mekan olarak ise genelde saray muhallebicisi ya da sütiş'i, haa bir de özsüt'ü mesken tutarlar.

bu kızlarımızın en kötü özelliği ise makyajları yüzünden silik görünüşlü domestik bir görünümü almaları. diğer çekilmez halleriyse gayfelerini olmadı limonatalarını yudumlayıp çevre ekolojisi gibi absürd derslerini çalışırken, dünyanın en ilginç diyaloglarını kurmaları. 

ben bugün kafa dinleyeyim diye bir 10 dakka oturayım dedim, aman Allahım... ve olaylar gelişir.

not: kızlarımızın isimleri tamamen hayal ürünüdür. gerçeklerine çok yakındır.

sinejan: çok heycanlayaaamm gözdemsugil, ilk defa bara gideceeeğimmm.!
gözdemsugil: yaa ben de ilk kez babama yalan söledim... hiç inanamıyorum...
sinejan: ay eveeet, ben de... neyse olan oldu. dans figürleri aklında değil mi? bak ritmi bozmak yok.
gözdemsugil: hepsi aklımda. unutmadım. yaa makyajımızı mı tazeselek kııı?
sinejan: abarma kızım. annemler sabah anlar... hadi şu 2 sayfayı bitirelim de yaramaz kız olmaya gidelim..

hep beraber ben de dahil: kikirdeşmeler.

"koltuğum cam kenarı mıydı, vallahi değildi ay ay" paniğine son

17 Kasım 2009 Salı


bayram yaklaşıyor. öğrencilerimiz ve akrabalarını ziyaret etmek isteyenler için şehirler arası otobüs yolculuk vakti. ben de bu bayram halkıma nasıl yardım ederim diye düşünürken aklıma mükemmel bir formül geldi. evet bileti aldıktan sonra "koltuğum cam kenarı mıydı, vallahi değildi ay ay" şeklindeki panik atakları savuşturmak için kökten çözümü buldum. çok basit. valla bakın.

haa bu arada uçak gibi lüks seyahet edenlere çözümüm yok. çünkü daha hayatımda hiç uçağa binmedim.

neyse formül şu: eğer koltuk numarası 4'ün katı veya 4'ün katlarından 1 fazla ise, koltuk cam kenarıdır. olay bu kadar basit.

matematiksel formulü ise şöyle:

koltuk numarasını k ile gösterelim. k = 4x ve k= 4x+1 . eğer x tam sayı çıkıyorsa yani eşitlik sağlanıyorsa koltuk cam kenarıdır. gönül rahatlığı ile oturabilirsiniz.

örneklere geçelim de konuyu pekiştirelim. ola ki yarın bir gün öss yetkilileri blogumu takip eder falan, soru moru çıkar buradan. 

soru: Bilgi Üniversitesi öğrencisi Ali'nin bilet numarası 37. Ali cam kenarında mı oturacak? 

çözüm: 37=4x+1 den x=9 çıkar. 9 bir tam sayıdır. Sevin ali sevin, cam kenarı senin. 

bayramlarda insanların ölümüne sebep olabilecek kadar önemli bir konuda sizlere yardım edebildiysem ne mutlu bana.

edit: bazı otobüsler tek koltuklu olabiliyor. onları da formülüze edeceğim.

2.edit: 1 olmuyor diyenler var. lütfen x=0 diyin ve formülü uygulayın.

bugün benim yüzümden bir çift ayrıldı ama benim suçum yok!

16 Kasım 2009 Pazartesi


aliden arkadaşına mesaj: size geliyorum. yiyecek bir şey var mı?
arkadaşından aliye mesaj: yok, gelirken tavuklu patso ve limonata da al, benim hatun da var.
aliden arkadaşına mesaj: tamam balım, öptüm.

ve olaylar gelişir.

hiç bir şeyden habersiz oğlanımız mutfağa kadar gider. o arada arabozucu ben 2. mesajımı gönderiyorum ve meraklı kızımız saygı sınırlarını aşıp, oğlanımızın mesajını okuyor. "balım ve öptüm" kelimeleri beynine şişmek gibi çakıyor. panik halinde tirplerini atmaya, şüphelerine kelimelere dökmeye başlıyor.

olayın asıl kahramanı bense, belediye çalışanları midemde kazı çalışmaları yaparken, fellik fellik patso yapan mekan arıyorum. bulduğumda ise acı gerçekle karşılaşıyor ve tavuğun kalmadığını öğreniyorum. hemen bizim oğlana üçüncü mesajımı gönderiyorum.

aliden arkadaşına mesaj: la oğlm tavk yok. yengeye sor bakam ne istiyor. öptüm.

bizim oğlan mesajı bir hışımla okuyup, kızın gözüne sokarak, al hatanı anla ve "defol" diyor. kız okuyunca mahcup tabi. ama oğlan "senin bana güvenin yokmuş" demek ki, diyerekten kızımıza yol veriyor ve kızdan öce evi terkeyliyor.

bu arada esemesime cevap vermediği için ben de oğlanı arıyorum.

telefondan ses: dıııııııııııııııııııııt,aveaaaya aveyaaaa......

oğlan:efendim
ben: estağfurullah, bana ali de!
oğlan: ya oğlum ....(küfür var) çok kötüyüm, ayrıldık.
ben: yürü git lan
oğlan: cidden ben akınlara gidiyorum. yarın okulda görüşürüz.
ben: oğlum öyle şey olmaz. bak 2 limonata aldım, 2 de pipet. siz yengeyle beraber bi pipetten içerek aşkınızı pekiştirceksiniz oğlum. hadi dön kıbleye de eve git.
oğlan: abi bitti. sonra konuşalım.
telefondan ses: dıııııııııtttt
iç sesim: kapattı.

Allah aşkına benim ne suçum var burada. erkek adam erkeğe öptüm yazamaz mı? gömdüm mü yazsaydım. töbeee. eşitlik istiyorum bu ülkede.

başkasının yuvasını yıkanın yuvasını dişi kuş yaparmış unutmayın. ehi.

mervesaire'nin sözüyle şimdi dağılın.

ölüm bana çok yakın şu günlerde. aslında hep vardı, yakındı ama artık zihnime iyice yerleşti.

14 Kasım 2009 Cumartesi


ölüm bana çok yakın şu günlerde. aslında hep vardı, yakındı ama artık zihnime iyice yerleşti. son günlerde ölüm benim için yaşamak istememekle eş değer. evet bencilim bu aralar. Allah'tan tek dileğim, namazlardan sonra en samimi dua'm "Allah'ım canlarımın canını benden önce alma". hem zaten ölüm güzel şey eğer güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?

evet bekliyorum ölümü. ölüm beklenen ama beklenmeyen zamanda gelecek biliyorum. varsın gelsin; benim için güzel bir ağrı kesici, yorgun ruhumun tatile çıkması gibi bir şey olacak sanırım.

ben zaten daha küçükken, yaşım 5-6 falanken; babaannemi her gördüğümde "sen ne zaman öleceksin?" diye soruyordum. annem bana namaz surelerini öğretirken, arada sıkıştırıp "sen de ölecek misin?" diye ağlaya ağlaya soruyordum. hiç unutmam çok sevdiğim teyzem bir gün beni yıkarken "sen hiç ölmeyeceksin di mi?" diye istek soru cümlemi belirtmiştim. ölümle kafayı bozmuşum diye annem ve teyzem bana büyü yapmak zorunda kalmışlardı. sözleri şey gibiydi: "abra kadabra, bu yumurcak aliş sütünü içsin, güçlensin, ölümü engellesin sevdikleri hiç ölmesin!"
sonraları ben büyüdükçe şükreder oldum hep, en sevdiklerim ölmüyor, ölümle bana uzak diye..  sonra dedelerim ve en sonunda ananem vefat etti. sonra ölüm 3 kardeşime de çok yaklaştı, en çokta babama. en son memlekete gittiğimde annem hastaydı. o'nun koynuna girdim "ne olur erken ölmeyin" dedim yine, gülümsedi, beraber çocukluğuma indik. "babanla beraber yüz yaşına kadar yaşıycaz, sen de zaten evde kalacaksın, kızlar napsın seni? sen, ben, baban, emin beraber yaşarız işte..." dedi.


bazen duraksıyorum ama. bu ülkede ölmek istemiyorum. çünkü bu ülkenin insanı için başkalarının ölümü çalıştıklarını göstermek ya da samimiyetsiz sevgi gösterilerinde bulubmaları için eşsiz bir fırsat. mesela; karşıdan karşıya geçerken biri trafik kazasından yaşamını yitirirse hemen oraya üst geçit yaparlar.yürüyen merdivenlerden çocuk düşer vefat eder, yürüyen merdivenler ne kadar güvenli o tartışılır. ünlü biri mi öldü? hooop hemen facebook'ta fan siteleri kur, albümünü al falan. küfrettim sayın bu paragrafta.

feridun düzağaç çalıyor ve ölümü şöyle tasvir ediyor:

"bir gün kabalık edersem
habersiz çekip gidersem
yalnızlığım sana emanet.."

bu blogun sahibi öldü.

10 Kasım 2009 Salı

seni seviyorum diyebilmek için en aşağı 5000 duygu günü prim ödemelisiniz


canıım ülkemde "seni seviyorum" demek emeklilik sigortası gibidir. sevdiğiceğinize "seni seviyorum" diyebilmek için sevgi güvenliği kurumu yasası uyarınca hareket etmeniz gerekmektedir. hemen pat diye o kelamı sarf edemezsiniz, yoksa gönlünüzü mahzene çevirirler. o yüzden en aşağı 5.000 duygu günü prim ödemek ve ilişkide bilmem kaç ayı dolduracaksınız ki gerekeni yapabiliin.

aksi takdirde söylediğiniz "seni seviyorum" içten söylenmemiş sayılacak ve sevginiz kabul edilmeyecektir. şıp sevgi damgası yiyecek ve samimiyetinizden sual olunacaktır. zira sevgi dediğiniz şey öyle anlık hissedişlere dayalı yoğun duygulanımlar değil, ciddi bir müessesedir.

üzülüp hemen panik olmayın. askerlik borçlanmasına benzer bir durum olarak şiir/şarkı borçlanması yoluyla sürenin kısmen azaltılması mümkündür. ha böyle kurumsal olarak yapılandırılan bir ilişkide doğal olarak duygu ödemesi sabit bir emekli aylığı olmaktadır ama sonuçta şikayette güzel şeydir. allah yine de devletimize milletimize zeval vermesin.

şaka bir yana "seni seviyorum..." bu sözün hep söylenmesi zor olduğu söylenir. oysa muhattabını gerçekten sevmeniz durumunda kimi zaman ağzınızdan başka bir söz çıkmaz, çıkamaz. çünkü söyleneceklerin, hissedilenlerin anafikri zaten bu sözdür. 

güzelliği en yalın, en doğrudan, en gerçekci ve en romantik gibi combo özellikleri kendinde toplamasıdır. icat edenden Allah razı olsun ve devletimize ve sevdiceğimize zarar gelmesin.



apayrı bir dünya kurdum, içine de aldım hop seni koydum

09 Kasım 2009 Pazartesi


ben apayrı bir dünya kurdum, içine de aldım hop seni koydum. sonra bu dünyanın içine blogumu koydum, senin fotoğraflarını koydum, sesini ekledim. sonra senin emesenini, facebookunu falan ekledim. en önemlisi senden ve sesinden sonra geceleri ekledim. ha bir de yazdıklarını...  

başka da bir şey koymadım o dünyaya. sensiz hiç birşey de sokmayacağım.  

sen ne zaman o dünyayı pisletecek, düzenini bozucak şeyler sokmaya çalışsan, rihter ölçeğine göre bilmem kaç şiddetinde deprem oluyor. korkuyorum yıkılacak diye anladın mı? yüreğim titriyor... 

hemen sana sarılmak istiyorum ya da seni alıp çıkmak istiyorum o dünyamdan.

bak hala deprem oluyor farkında mısın? 

ya sen de mi bi dünya kur benim komşum ol ya da gel benim dünyamın içine gir?

boşlukta olmak hissiyatımı somutlaştırma mücadelem

08 Kasım 2009 Pazar


bazen kendimi boşlukta gibi hissediyorum. sonra tanımlamaya çalışıyorum zihinimde somutlaştırmak için.

boşluk; sonsuz kısa sürede, sonsuz büyük bir ivmeyle kateddiğim uzam gibi bir şey işte.

boşluk "ol"duğu "an"da kendini "madde" olarak "var" eden gibi geliyor ama bazen. tıpkı madde gibi, oluşun tek-yanlı bir soyutlamasının doğadaki "görüntüsü" gibi işte. ya da, öyle olmasa da, bir de böyle düşüneyim ne olcak ki?

ağlama bittiğinde, yine yorgunluk, yine çaresizlik, yine mutsuzluk

05 Kasım 2009 Perşembe


uzun süren bir yorgunluk, giderilememiş çaresizlik, uzatmaları oynadığınız bir mutsuzluk sürecinde gitgide kurumaya yüz tutan gözyaşları dökmek. 

ne yapacağını bilmeyenlerin yüzlerine su serpen son çare. ağlama bittiğinde, yine yorgunluk, yine çaresizlik, yine mutsuzluk. bu kez gözyaşları ile tescil edilmiş şekilde... 

ağlamak, gözlerin açlığıdır. gözgöze değeceği bir kalbe olan özleme.


eşşek kadar herifin eşşeğe sarılıp film izlemesi

04 Kasım 2009 Çarşamba


uyuyamıyorum iki gecedir. saat 12.00 da yatağa giriyorum ve saat 4.00 kadar karanlıkta yatağın içinde öyle takılıyorum.

takılmak dediysem zihnimde sürekli birisini düşünüyorum işte. neyse bugün erken yatmak istemedim. ne de olsa uyuyamayacağım. film izleyeyim ddedim. "once" diye romantik bir film. filmin onuncu dakikasında ilginç bir durum dikkatimi çekti.

ben eşşek kadar herif, zamanında tahtakale ucuzluk pazarından aldığım eşşeğe sarılmış film izliyorum.

utandım kendimden. sonra düşündüm işte aşığım ben. yani yarim, sevdiğim, ağzını yediğim o kız yanımda olsa ona sarılırdım.

eşşek sadece bir figür. lütfen yadırgamayın.

depresif dönemlerde dondurma kapları hep çöpe atılır

01 Kasım 2009 Pazar


depresif dönelerde herşeyin boş olduğunu anlamak ayrı bir can sıkarmış.

mesela gecenin bir yarısı aniden uykudan kalkarsın. anlamsız bir boşluk duygusu vardır içinde, mutfağa gidersin, buzdolabını açarsın. parça çikolatalı dondurma kabını eline alırsın. hafif gelmiştir tartımı ama, gene de kapağını açarsın. içi boştur. boş dondurma kabını hırslı ve hızlı bir hareketle çöp bidonuna tıkar. yatakta mışıl mışıl uyuyan adamı omzundan dürtersin.

"kaç kere söyledim. bitirince boşunu dolaba tıkma diye.." 

sonra bir başka gecenin yarısı aniden uyanırsın, içinde aynı anlamsız boşluk hissiyle. mutfağa gider, buzdolabını açarsın. sıra sıra dizili dondurma kapları arasından birini seçersin. tartımı ağır gelir eline. içini açar, çekmeceden bir büyük yemek kaşığı alır, salona gidersin. kaşıktaki dondurma dişlerini sızlatırken, o'nun olmayışı içini sızlatır. yerinden kalkıp dolu dondurma kabını hızla ve hırsla çöp bidonuna tıkarsın.

okula başladığım ilk gün o kadar çocuğun arasında seni nasıl bulacağım diye korktum



ben doğmadan başladı aşkım sana. melekler fısıldamıştı adını, "git, aşağıda seni bekliyor" demişlerdi. doğduğum gün aradım yüzünü, bulamadım seni, "hani? nerede?" dedim ve ağlamaya başladım.

dilim çözülmedi bir iki sene, elim tutmadı, ağladım da ağladım. sonra uslu durdum belki gelirsin diye.

taşınırken ağladım, belki sen beni bulmaya geliyorsundur da beni gelince bulamazsın diye.

okula başladığım ilk gün o kadar çocuğun arasında seni nasıl bulacağım diye korktum.

seni başka insanlarda aradım. başkalarını sen sandım, inanamasamda sen zannettim.insanlar bana zalim davranınca, o zaman anladım sen olmadıklarını. çünkü sen beni asla üzemezdin,asla kıramazdın,mutsuz edemezdin. umudumu kaybettim, güneşimi kaybettim, kalbim yine kırılacak diye, ruhum yine ezilecek diye.

kenardan yürüdüm, kısık sesle konuştum, gölgelere saklandım, seni asla bulamam diye geceler boyu uykumda ağladım.

sonra aniden, hiç ummadığım bir yerden, hiç ummadığım bir zamanda çıkıverdin karşıma. güneş ışığı yeniden parladı gökyüzünde, yine gür çıkıyor sesim, yine dik yürüyorum.

şimdi hayatımda ki eksik parçaların en büyüğü senmişsin, ben bunu bilmiyormuşum;sensiz yaşayacağım hayat yarım bir hayat olurmuş,ben bunu bilmiyormuşum. bana gülümsediğin ilk anda biliyordum senin hayatımın aşkı olduğunu, senin bambaşka olduğunu, bizim bir daha asla aynı olamayacağımızı.

teşekkür ederim beni hayatına kabul ettiğin için, melekleri yalancı çıkarmadığın, sevgini paylaştığın için.

seni seviyorum


eli.

orta asya türklerinden kalma gelenek: misafir odasına minderlerden ev kurmak

30 Ekim 2009 Cuma


küçükken babama özenip kendime ait bir yerim olsun isterdim hep. annemden, babamdan bir kaç saatliğine ayrı olduğum, benden 2 yaş küçük erkek kardeşimle beraber hayaller dünyasında yaşayacağım bir evdi isteğim. çok şükür Allah baba istediğimiz zaman bize nasip ederdi evimizi.

özellikle kış günleri, kardeşimle şantiye görevi gören yatak odasına gider, dolaptan yastık, minder, battaniye,saten yatak örtüsü,sandalye falan ne varsa alır, şimdilerde soyu tükenmekte olan misafir odasının ortasına yığardık. peki neden misafir odasını seçerdik? çünkü en tenha, en hayatsız yerler misafir odaları olurdu.

kah mimar olurduk, kah işçi. süpürgenin sopasını, viledanın sopasını, yorgan yünlerini dövme sopasını falan kolon mahiyetinde kullanırdık inşaat sırasında. binbir güçlükle yapardık, defaatle denerdik. o yıkıldıkça biz sorunu tespit eder daha sağlam yapardık.sonra içine sürünerek girer, ortaya çıkan garip şekildeki hayali evimizi yıkmayacak oturma ve yatma şekilleri icad ederdik. tam bu eylem sırasında yıkılırdı zaten evimiz.

evimiz hazır olunca en zevkli kısımlara sıra gelirdi.mesela benim en sevdiğim kısmı, evimizim içinde "ananemin getirdiği gofret"i yemekti. sonra kardeşime ikram ederdim, evimin misafirim gibi. ee benim evimdi, ikram da kusur olmamalıydı.

diğer zevkli kısma gelince; "pencereden uçarak evi yıkma" kısmı. allahım, o ne güzel bir hazdı öyle. evin üstüne doğru uçarken yüzümdeki gülümseme babamın ve annemin en güzel ürünüydü sanırım bu dünya için.

90 sonrası doğumlu gençlerimizin bilgisayardan kafalarını kaldıramayıp bu oyunu oynayamadıkları için acıyorum onlara. 

ve bana bu güzel anımı hatırlatan küçük kardeşim emin erdem'e sevgilerimi gönderiyorum. kanepeden uçarak evi yıkması bile abilerine çektiğinin göstergesi.

kızlar için duş dışa yönelik, banyo içe yöneliktir.

29 Ekim 2009 Perşembe


"duş almak" ile "banyo yapmak" farklı eylemlerdir. bunu kavramak bir nevi hayatı algılamak gibidir. ben ilk farkettiğimde böyle olmuştu oradan biliyorum.

ilk başta olayların fiziksel farkı şöyle. banyoda kafaya yeşil sabun sürülür, vücut ananelerin ördüğü keseler kullanılır. sonracığıma banyoda kazan vardır ve tabureye oturulur, kovaya su doldurup, tas ve benzeri şeylerle yıkanılır. kısaca kir atılır.

duşta ise şofben vardır ve duş jeli ve laylon lifler kullanılır. ayrıca ayakta alınır ve duş başlığı şeysi tepeye takılıp altına girilir. kısaca duşta ter atılır.

ayrıca duş sıkıcıdır. bitse de gitsem modu vardır. çok seri hareket edilir. ama banyo öyle mi? "ohh mis... hiç çıkmayayım en iyisi ben buradan" der dururuz içimizden. zevklidir yani.

bunlardan başka kızlar için duş dışa yönelik, banyo içe yöneliktir. şöyle ki; duşu dışarı çıkmadan önce alırlar. ama kızlar banyo yaptı mı işler değişir. banyodan sonra asla dışarı çıkmazlar. eğlenceli pijamalarını giyerler, böyle kocaman pofuduk terliklerini falan giyerler. nesgayfe koyup, battaniyelerinin altına girip film keyfi yaparlar mesela.  

son olarak basit benzetmelerle zihninizde soyutlaştırmak gerekirse, bulduğum bir kaç örneği yazayım: 
  • banyo çilingir sofrası ise duş fast food'tur.
  • banyo yapmak kahvaltı keyfidir;duş almak bişeyler atıştırıp kaçmaktır.
  • banyo yapmak inek öğrencidir , duş almak zeki ama çalışmıyordur.
  • mesela banyo birkaç em migros ise, duş mahalle bakkalıdır..

cenaze evlerindeki kara gün dostları

27 Ekim 2009 Salı


geçen hafta sonu bir cenaze evine gitmek durumunda kaldım. ölen vatandaşımıza burada Allah'tan rahmet diliyor ve dikkatimi çeken konudan bahsetmek istiyorum.

kapı ziline bastıktan sonra kapıyı, başını hafif örten bir bayan açmıştı ve annem yaşlarındaydı. kendisi daha önce hiç görmemiştim mahallemizde ya da apartmanımızda. hareketleri çok doğaldı ama. ev sahibi gibi mutfaktaki herşeyin yerini biliyordu. her ne hikmetse benden başka herkes onun adını biliyordu.

ne olduysa birden zihnimi kurcalamaya başladım. bu kadın bir yerden tanıdıktı benim için ama nerden? soruma bir türlü yanıt bulamıyordum ve kadını gözlemlemeye devam ettim. kadın her işe giriyordu.sürekli birilerine bir şeyler hazırlıyordu. elinde tencereyle geçip duruyordu.

evde on tane daha kadın vardı ve onlar suspus otururken, o diğer odadaki erkeklerin çaylarını demliyordu.kimseden bir şey rica etmeden, söylenmeden, yoruldum demeden çalışıyordu. bir an göz göze geldik ve başımda şimşekler çaktı. evet bu o'ydu. o kadın. "cenaze evindeki kadın"dı o. gülümsemiştim bir an da.

o teyzeler cenaze evlerinde 1 tanedirler. aralarında belkide gizli bir anlaşma var bilmiyorum ama her cenazede birisi bu görevi üstlenir. her ne olursa olsun onlar kara gün dostudur, saygı duymak gerek.

çizgi filmlerde hayat daha mis be...

24 Ekim 2009 Cumartesi


gerçek hayatta olduğum zamanlardan, çizgi film izlerken nefret ediyorum. çünkü gerçek hayatta yapabileceklerim kısıtlı.

en basitinden moralim bozulduğunda hemen düzelmiyor. ama çizgi dünya öylemi arkadaş;

- yüksek bir yerden düşsen ölmezsin.

- bir kavgaya karışsan, üstün başın yırtışsa, eve döndüğünde annen çakmadan üstün başın kendiliğinden dikilir zaten.

- homer gibi babanız olsa mesela, bazı durumlarda vurdumduymazlığı çok işinize yarayabilir.

- sevgilinle hayal kurarken, eline bir resim fırçası alıp hayal ettiğin evi çizip, güzel bir yaşama merhaba diyebilirsin.

- yere düştüğünü çoook sonra anlayıp, daha az acı çekebilirsin bence pratikte.

- dünyanın etrafını sadece rakip kaleye giderek turlayabilirsin mesela.

- ya da tsubasa gibi takım arkadaşlınla altın vuruş yapıp, vuruşun hemen akabinde ters takla ile bir diziniz bir yerde efe gibi durabilirsiniz.

al işte ben gerçek hayatta bu son dediğim akrobatik hareketi denedim olmadı. neden? çünkü tsubasa'daki determinasyon ben de yok. ben de passing 12, flair 10.

öyle işte.




insan neden çamaşır makinesini neden bozmak ister ki?

21 Ekim 2009 Çarşamba



çamaşır makinesi hassas alet. bunu ilk görüşte aklı olan herkes anlar. onun içine herşey atılmaz. çamaşır makinesine bir şey atmadan önce analarımız tarafından mutlaka cepleri falan kontrol ederken hiç mi farketmediniz?

neyse işte,bir liste var belki işinize yarayacak. bunları atmayın lütfen makinanın içine:


- yalan
- kabuklu yemiş
- izmarit
- kafa
- hava
- helva -
- karakter veya kraker
- balık yemi
- tohum
- gübre
- şeker
- tuz
- gülle
- feyk
- mızrak
- kömür
- odun
- spin
- bu
- böyle
- devam
- eder
- ...

aranızda güneşi sahte diye yutturmaya çalışanlar var

20 Ekim 2009 Salı


insanlar var güneşi bile sahtedir diye yutturmaya çalışan. arada beni de böyle bir insana benzetmeye çalışıyor nefsim, o yüzden güneşin sahtesi de arada bir vuruyor yüzüme.

"sahte güneş" ya da iç karanlığı aynı şey sanırım. o yüzden aydınlanmak için gerçekliği dinlemek gerek, "iki adım" ötedekini. illa biri suçlayacaksanız mutsuz ve yersiz bir sabahta, bu güneş olmamalı her daim. bir can sıkıcılık, bir kendini bilmezlik ve ki sataşacak yer aramacılık var ise üzerinizde; bu kendini bilmezlikten "güneş sahte" diyerek sıyrılmaya çalışmayın, sanki kendiniz çok gerçekmiş gibi davranmayın.

insan kendini hissedemez bazen. bu ben miyim? bunları ben mi yaptım? diye sorarak dolanır ortalıkta. o zaman ilk görülen ışığa sahte yakıştırması neden yapılır peki?

güneşe sahte diyen, akşam olunca, evlerde yanan ışıklara da sahte der.sen ki güneş'e sahte diyen, sen ki sahte diyecek ışık arayan, yanlış yaparsın, yanlış edersin. güneş'in suçu yok, hele ki akşam olmuş odalarını aydınlatmak isteyen karanlık kovucularının hiç mi hiç suçu yok. suç sensin, ceza da sensin.

her daim şöförü kırmak için dolmuşa binemem ki!

19 Ekim 2009 Pazartesi


konuyu sadece dolmuşla sınırlandırmak aslında haksızlık olur. taksi, minibüs,paralı halk otobüsleri de bu serzenişime dahildir.

yolda yürürken arkanızdan "bip" diye bir ses duyarsınız. istemeseniz de refleks olarak dönüp bakarsınız. işte bu hareketten sonra şöföre binmek istemediğinizi anlatmanız gerekecektir.

ya da gölge olduğu için ya da ıslanmamak için durakta kız arkadaşınızı beklerken zaten otomatik olarak göz göze gelirsiniz. işte burada da maharet gerekmektedir.

naçizane tavsiyelerim ise şöyle:

  • en basitinden iki adım geri çekilerek şöföre niyetinizi anlatabilirsiniz. %79 oranında bir başarı sağlanmıştır.
  • olmadı göz göze gelir gelmez başka yöne bakabilirsiniz. %56 oranında bir başarı sağlar.
  • ya da cebinizden çok hızlı bir şekilde akbil çıkarıp, şöföre "binmeyeceğim, illa bin diyorsa aylık basarım" mesajı verebilirsiniz.%89 oranında bir başarı sağlar.
  • bunların hiç biri işe yaramaz diyorsanız %100 işe yarayacak yöntem ise; şöför ile göz göze gelinir gelinmez ani bir hareketle çömelin ve şöförün gözlerine bakmaya devam edin. eğer bir duran şöför görürseniz lütfen o aracın plakasını alın şöföre 100 TL vereceğim.

mahalle maçlarından sonra tadını unutamadığım o tek yudumluk kola

18 Ekim 2009 Pazar


küçüklüğümde evimizin hemen sağ çağrazında boş bir arazi vardı. her ikindi vakti orada buluşur top oynardık. maçlarımız beş de devre on da biter, ya da ezan okunana kadar gibi sürelerle oynanırdı.

her maç bitiminde kan ter içinde kalırdım, daha doğrusu kalecilerimiz dahil kalırdık. ya az ötedeki tulumbaya yönelir ya da bakkala yönelirdik kola, fanta ya da gazoz almak için. benim yanımda genelde para olmazdı ve ben hemen evin önüne doğru koşardım. bağırmaya başlardım. "anneeeeeeeööö, aneeeeeeeyy" diye. annem temizlik yapıyorsa 3. ya da 4. bağırışımda duyardı, yoksa ilk bağırmamda çıkardı.

annem kafasını pencereden uzatınca "anneeeöö para atsana, kola alcam" derdim. o zamanlar çocuktum ve hiç tahmin edemezdim evde para var mı yok mu diye. kimse beni düşüncesizlikle suçlamasın lütfen. canım anam da herkesin içinde ben mahcup olmayayım diye önce bir içeri girer, bir kağıda sardığı parayı atıverir. içerisinede bir kaç tane daha madeni para koyardı ki ağırlık yapsın. parayı kaptığım gibi ben de sürüye katılır ve kolamı alırdım.

o ilk yudum varya o ilk yudum harika bir şeydi. yıllar geçti o kolanın ilk yudumunun tadına varamadım daha da. kola aynı kola ama sanırım o arkadaşlar yok ya da annem balkondan atmıyor bana, ya da ben eskisi kada masum değilim.

kırpmamak gerek gözü o an,gözyaşına müdahale edilmemeli, kendi kendine süzülmelidir yanaktan

17 Ekim 2009 Cumartesi


uzun süren bir yorgunluk, giderilememiş çaresizlik,uzatmaları oynadığınız bir mutsuzluk sürecinde gözyaşları dökmek ağlamanın sebeplerinden olabilir. ağlamak ne yapacağını bilmeyenlerin yüzlerine su serpen son çaredir.

ağlama bittiğinde, yine yorgunluk, yine çaresizlik, yine mutsuzluk olur belki ama bu kez gözyaşları ile tescil edilmiştir. ağlamak, gözlerin açlığıdır. gözgöze değeceği bir kalbe olan özleme belki de.

en güzel ağlamak ise yüreği yüreğine değen birine sarılmış rahatça hıçkırırken gözlerin pınar olmasıdır.

kimi zaman karşındakini üzmemek için, zamanla sadece akan gözyaşlarını hızlıca temizleyip yanındakine dönüp gülümseyebilmeyi ve kimseye hissettirmemeye çalıştığımız eylemdir işte ağlamak.

bilmiyorum belki de gözyaşlarımızın yoğunluğu o kadar çok artıyor ki vücudun içinde tutacak dermanı kalmıyor. bilinç ve duygular birlikte yoğunlaşıyor ve vücut ağlıyor.

ağlarken bir garip oluyorum ben. zihnimden geçenler yansımaya başlıyor gözlerime. gözümüm etrafında sıvılar birikiyor ve gözlerim parlıyor o yüzden. gözümün renkli kısmının ortasında ki kara bölgede bir şeyler alev alev yanmaya başlıyor. o alevlerin sebebi ölüm, aşk, özlem olabiliyor. ne olursa olsun sebep gün gibi açığa çıkıyor işte o an.

gözyaşı tuzludur. bu yüzden gözün beyaz kısmı gözyaşı miktarı arttıkça kızarmaya başlar. ve göz en güzel halini alır. gözün siyah kısmı parlar, beyaz kısmı hafif kırmızı ve dışını bir kumrallık kaplar. olaylar tamamen duygusallık endekslidir.

ağlarken yukardan aşağıya doğru hissiyat dağılmaya başlar. o arada zihin bulanır, dudaklar açılır ama ses çıkamaz. başarabilen olursa can yakan,inceden ve derinden mırıltılar duyulur. ben ağlarken hiç konuşamadım mesela, belki de ağlarken konuşmayı beceremiyorumdur. ama zaten dudak oynatarak konuşsakda karşımızdaki bizi çok rahat anlayabilir zihniyle. 

sonra gözyaşı alt tarafta iyice biriktikten sonra, sınırı aşmaya yeltenince görüntü bulanıklaşı verir. sürecin işlemesi için sadece gözün kırpılması gerekmektedir o an. ama kırpmamak gerek gözü o an. gözyaşına müdahale edilmemeli, kendi kendine süzülmelidir yanaktan.

merak etmeyin göz yaşı güçlüdür. sınırı aşar ve yanaktan kavis yapa yapa iner aşarı. bir damla gözyaşı korkusuz bir şekilde yanak yolundan ilerlemektedir. belki de insan oğlunun görüp görebileceği en samimi görüntü budur. gözyaşının yolculuğu manevi olarak uzun, maddi olarak kısa sürer ama.

yanakta hafif bir ıslaklık kalır. silseniz de kendiliğinden kurumaya bıraksanız da, iz halinde nem kalır. gözyaşı bu yapışkan ve tuzlu işte.

koşu bandında kitap okunmaz ki!


nedense bana kilo vermek için ya da formda kalmak için para verilipte alınan koşu bandında kitap okumak pek mantıklı gelmedi.

tamam o alette koşmak elbette çok sıkıcı. ama kitapta okunmaz ki kardeşim. gerçi bunu yapsa yapsa entel görünmek için okuyan biri ya da harbiden, samimi bir şekide okuma alışkanlığı olan bir vatandaş yapar.

ama tehlikelidir. mesela kalın bir kitap okuyor diyelim vatandaş. o kitabı elde tutmak ayrı bir zorlaştırır süreci. hem elinde tutacaksın, hem okuyacaksın, hem de yürüyeceksin. peki ya kitap elden kayarsa? olacakları ben söyleyeyim. kitap önce yere düşer, sonra siz eğilip almaya çalışırsınız, sonra türlü şekillere girersiniz.

nasıl ıslak zeminde "caution wet floor" yazıyorsa, koşu bandının yanında da "dikkat, kitap okunmaz" yazılmalı.

alaturka tuvaletler,kocaman kapısı ve sıkışan terliği kurtarma mücadelesi


alaturka tuvaletleri olanlar bilirler, o tarz tuvaletler küçücüktür ve orada vazifeyi yerine getirip, sağ salim dışarı çıkmak maharet istemektedir.

o tuvaletin kapısı zaten açıldığında içeriyi kaplar, bir de o çukur bölgeye (bilimsel adı kubur) basmadan geçmek falan... "ohooo ölme eşeğim ölme yani" dedirtir insana ama asıl aşama bunlar değildir ki.

asıl aşama terliği kapıya sıkıştırmadan çıkabilmektir. olay şu: terliklerin açık tarafı kapıya bakacak şekilde taharet musluğunun hemen altındaki maşapanın yanına bırakılmalıdır. babamdan öğrendiğim kadarıyla terlik dikey konumda duvara dayandırılmalıymış ama bu tecrübe malesef anadan doğduğunda kazanılmıyor. neyse işte kapıyı kapatır çıkmak istersin ama o da ne? terlik kapının kapanmasına engel.

işte büyük sınav o zaman başlar. az daha çekersin terliği kurtarma amaçlı falan, ama nafile. kapıyı açarsın ama sıkışan terlik onla beraber gider, terliğin biri bir tarafta diğeri öte tarafta kapının altında. yapacak tek şey vardır efenim bu durumda. o da:

terlikleri kapının zulmünden kurtarmak için bir tekme sallayıp, kapıyı büyük bir hışımla çekip çıkmak.

not: sizden sonra girecek olan zat-ı muhterem size küfredecek biliyorsunuz değil mi?

ben dönyanın en gozel garısıyam diyen erkek

16 Ekim 2009 Cuma



güzel olduğu halde "ben güzel miyim" diye soran kızlar var,bilirsiniz. böyle kızlar erkekler tarafından hiç bir zaman anlaşılamaz ve oradan oraya çekiştirilip kötülenir ve bu tesadüfi değildir elbette.

ben hayatımda bir erkek görmedim ki yakışıklı olduğu halde "zehraaaa ben yakışıklı mıyam senceaa?" diye soran. hatta onu bırakın; yakışıklı erkeğin o durumdan zerre şüphe ettiğini, ufacık bir kuşku kırıntısı taşıdığını görmedim. böyle dünyadaki bazı insanların da böyle düşünmediğini sorgulasın filan. 

peki bu aradaki zihniyet uçurumuna sebep ne? erkek dediğimiz varlık yakışıklı ise, ya da çeşitli nedenlerden dolayı kendini böyle sanmakta ise, en ciddi müesseselerde bile, en kritik halkla ilişkiler toplantılarında bile "ben var ya ben... offf yakışıklıyım kızım, can yakarım" diyerekten yakışıklılığının anlam ve önemini belirtir durur.sizin o konuda fikriniz sorulmaz. sanırım bu tarz erkeğe zamanında ilk kız arkadaşı ya da anası "yakışıklım" dedi diye, dünyanın geri kalanını da kendine hayran sanmıştır. işte bu sebepten kelli güzel ya da yakışıklı insanlar bunu başkalarına onaylattırma isteği gerek duymamaktadır, zira biliyorlar ki kendileri yakışıklılıklarından ya da güzelliklerinden %100 emindir.

yazının başında o garip kızı aşağılayacağımı sandınız ama nasıl sizi ters köşeye yatırdım? haksız mıyım? bahsettiğim erkeğin genelliğini düşünün bir de yaaa!!!

karpuzcu amcalar ve Allah'ın varlığının ispatı

15 Ekim 2009 Perşembe


karpuzcuların, karpuzun üstüne domates koyarak bilimin son halini uyguladıklarını biliyor muydunuz?

peki ya, karpuzun tamamlayıcı renginin domates olduğunu biliyor muydunuz? evet evet öyle. karpuz ve domates renk specturumunda ters bölgelerde bulunurlar ve birbirlerini tamamlarlar.

daha iyi anlamanız için başka bir örnek vermek gerekirse; aynı olayı böcekleri kendine çekmek için yeşilliklerin ortasında açan gelincik ya da gül gibi çiçeklerde de görebiliriz.

karpuzcu amcaların nasıl bir evrim geçirip de bu bilince vardığına hala akıl sır erdirmiş değilim. zaten erdirmekte mümkün değil. ama demek ki Allah var.

lafım inanmayan kardeşlerime.


benim için kısaca mutluluk ve mutsuzluk


eskiden benim için mutluluk; beslenme çantasını dizde sektire sektire yürümekdi. şimdi halı saha maçna giderken ki giysilerimi taşıdığım poşet oldu. vurunca geri geliyor, o bana yetiyor. 

benim için mutsuzluk ise; sabahleyin yeni giyilmiş çorapların banyo zemininde ıslanmasıymış meğersem.

y, x'e bağımlı bir fonksiyondur.

14 Ekim 2009 Çarşamba


matematkçiler bilirler; genelde y, x'e bağımlı bir fonksiyondur. x bağımlısıdır yani.

x daha karakterlidir kendi başına ayakta durabilir ama y sallantıdadır ne olacağını hep kendinden habersiz belirlenir. 

bu yüzden biri iyiyken diğeri kötü olmaya mahkumdur.

naçizane tavisyem birine bağımlı yaşamayın. hayatınız sallantıda geçer.

kimse benden hızlı duracak düğmesine basamaz

13 Ekim 2009 Salı


istanbul otobüsleri çok kalabalık. otobüste inmek için dakikalar öncesinden yerinizden kalkıp, ayaktaki onca insandan sıyrılmanız gerekiyor.

bugün gene gereken mücadelemi verirken, ön taraftan başka birinin daha orta kapıya doğru yöneldiğini gördüm. çok hızlı bir göz temasından sonra olanca gücümle kolumu dalsım(sitrit faytır karakteri) gibi 2 santim falan uzatıp düğmeye basabildim. karşımdakinin eli havada kalmıştı ve ben hafif bir muziplikle "kimse düğmeye benden hızlı basamaz" dercesine bir bakış daha attım adama. sanırım o an kendiside benim gibi, red kit'in ünlü, gölgeden önce silah çekme sahnesi hatırladı ve o yüzden gülümsedi.

başkalarının da gülümsediğini farketmem uzun sürmedi. olaya şahit olmuş herkesin gülümsediğini, inecekken fark ettiğimde "beni deli sandılar mı acaba? diye düşünürken de mutlu oldum işte.

sonuç olarak; onca kişiye otobüsün boğucu kalabalığını birkaç saniye unutturup, yaramazlık yapmaktan hiç vazgeçmeyen, hoplayıp zıplayan içimdeki çoçuğa şükranlarımı sunuyorum.

daima içimde yaşayacaksın çocuk.

kelebeklerin midemde oluşturduğu minik hava akımı ben de acayip bir mutluluğa sebep

12 Ekim 2009 Pazartesi



bugünlerde kelebeklerin midemde oluşturduğu minik hava akımı ben de acayip bir mutluluğa sebep. 

bu sebebiyet en iyi arkadaşımın "ali neyin var?" sorusuna "mutluyum ben hajım" dediğim de "geçmemiş olsun" gibi saçma ve komik bir karşılık vermesine sebep.

ben de ki mutluluk sadece ben de değil. benim mutluluğumu paylaştığım bir de "o" var.

"o" mutluluğu çoğu kızımızın hayallerinde mutluluğu hep pembe panjurlu evde aradığı gibi aramıyor. "o" mutluluğu ben de bulduğunu söyledi bugün. beraber kaldırımda oturup sigarasını içerken, ya da şehrin sessiz sakin sokaklarında gece yarısı el ele yürürken mutluymuş benle. panjura ne hacet?

"seni saraylarda yaşatacağım" dedim, istemem kim temizleyecek, küçücük bir evimiz olsun, sen ol yeter dedi bugün mesela.

dün gece 3.34'de evden çıkıp 100 adımdan az adım atarak onu görebildim mesela. konuştık felan.aramızda 2 metre yüksekliğinde bir uçurum vardı sadece. olsun o bile mutluluğumuza gölge düşürmedi işte.

bizim mutluluğumuz iki türlü. beraberken huzur veren, ayrıyken dans ettiren bir mutluluk işte.

sırıtmak ikimiz için nesnel birşey, sebebi ise tamamen rasyonel.

telefonu "canııım" diye açıyor falan genelde, kapatasım gelmiyor o zaman.

ne olur kıskanmayın olur mu? nazar değdirmeyin şu halime, halimize?

kısa bir telefon görüşmesi ama komikti


hazır annemin telefonunu bulmuşken bir arkadaşımı arayayım dedim.

ve olaylar gelişir.

telefondan ses: dııııııııııııııııııııııt.... dıııııııııııııı

yasemin: efendim.
ben: estafurullah.
yasemin: hııı?
ben: bana artık ali diyebilirsin. aramızdaki samimiyet ciddiyet sınırlarını aşsın artık.
yasemin: alii ne oluyo?
ben: pardon babam geldi kapatmam gerek.

çok güldüm. arayamadım bir daha.

yağmur çiseliyorsa da yağmur yağıyordur

11 Ekim 2009 Pazar


kızın teki: aliii yaaa ben sanırım aşık oluyorum.
buyrun benim: ya kızım aşk tarhana çorbası mı da böyle saçma, özenti bir cümle kurdun!!!
kızın teki: ne yaani ben aşık mıyım?
buyrun benim: offf. annene sor o söylesin. o bilir aşık olup olmadığını.

diyaloğun devamına gerek yok efenim. sadede geleyim.

"aşık olunmak üzere" olunmaz. "ay ben bu oğlana tutulabilirim bebişim" diye birşey hiç olamaz. yılların verdiği tüecrübelerim ve naçizane fikrim: aşk tarhana çorbası gibi yavaş yavaş kaynayan, pişen birşey değildir. ya aşık olmuşundur ya da olmamışındır. ya yağmur yağıyordur,ya da yağmıyordur.

yağmur çiseliyorsa da yağmur yağıyordur.

son söz şu an çalan şarkıyı söyleyen feridun düzağaç'tan gelsin:

"soluğum olsan, beni yaşasan
sigaramı yaksan, boğulsak beraber"


iyi insanları sevmek zorunda değiliz ki!

10 Ekim 2009 Cumartesi


iyi bir insan olmakla, sevilen bir insan olmak arasında gerçekte çok zayıf bir korelasyon olmasına rağmen, sanki kuvvetli bir korelasyon varmış da, beklediğimiz yönde değilmiş gibi bir sanrıyı neden yaşıyoruz?

neden isyan ediyoruz? "iyi insan sevilir" gibi bir gerçek yok ki ortada.. 

neden hepimiz de böyle bir önkabulle başlıyoruz düşünmeye? insanlığın gereği midir? ama hiç mantıklı değil insanlık demek, o halde, metafizik midir bu nedir?




aynı insanın apayrı tepkileri ve benim anlayışsızlığım

09 Ekim 2009 Cuma


"ar damarı çatlamış bunların!"
"bunu yapan insan olamaz!"
"bunların hayvandan ne farkı var!"
"ne var bunda ağlayacak, seni hiç anlamıyorum!"
"neden bu kadar çok sevindin?"
"beni kimse anlamıyor!"
"o kadar iyi ki, insan değil, bir melek o.."
"sabrına hayranım"
"nasıl bu kadar vurdumduymazsın, anlamıyorum!"
"iki kişiyi birden sevemezsin.."
"neresini buldun onun sevecek!!"
"çok safsın!!"

bu tepkileri veren, bu cümleleri kuran aynı insan. ancak o kişiyi anlayamadığım için sorun ben de mi?

anane! evinin kokusunu, beni sevmeni özledim

08 Ekim 2009 Perşembe


rahmetli ananem var benim. ben biliyorum Allah ondan ebeden razı, biz ailecek zaten ondan razıyız. 

13 torunu olmasına rağmen benim yerim o'nda ayrıdır. ben onun ilk göz ağrısıyımdır. diğer torunlarına hele hele, benden 2 yaş küçük kardeşime hepinizi eşit seviyorum dese de, ben gene ısrar ederim beni herkesden daha çok severdi.

kardeşime elektrik çarptığında ilk onun kalbi durdu. anam-babam hastane köşelerinde mahvolurken o bana ve 6 aylık gamzemize baktı. hani 5 ay küvezde yaşayan gamzemize. tek kız kardeşime.

babam beyin kanaması geçirdiğinde "sen fen lisesini kazanırsan babanın bişeyi kalmaz" diye moral veren de o'dur zaten. üzüldüğümde, birileri canımı yaktığımda en çok onu düşünürüm, bir de annemi. bilse nasıl yüreği dağlanır. bu yaşıma kadar beni ben yapan herşeyde anneannem vardır.

bir keresinde emektar saati bozulmuş. telefonda söylemişti. koştum hemen ilk saatçiden kocaman bir kol saati aldım ona. rakamları büyük olsun ki, rahat okusun zamanı diye. kargoladım hemen. eline ulaşınca hemen aradı ama konuşamadı ağlıyor. töbee töbee hayat mı lan bu? kıçıkırık saat için bizim için o kadar şey yapan pamuk kalpli kadın ağlıyor.

sonra ananem kanser oldu. hemen koştum hastaneye. kapıdan onu görünce öle erimiş vaziyette kaçtım hemen ağlayarak oradan. insanlar "ali hayırsız evlat. ananesini bi kere bile görmeye gitmedi" desinler. ben o'nu o halde nasıl göreyim bir kere daha.

Allah ebeden senden razı olsun ananem. evinin kokusunu, beni sevmeni özledim.

saf kalpli insan, mali işlerden sorumlu insan ve cahil insan


23 senedir bu hayattayım ve 3 tip insanla karşılaştım bu vakte kadar. bu insan tipleri: saf kalpli insan, mali işlerden sorumlu insan ve cahil insan.


  1. saf kalpli insan: bu insanın kalbi aşk ile doludur. kah aşk acısı çeker, kah salya sümük ağlar, arkasına ne zaman baksan hakkının yendiğinin farkındadır ama ama isyan etmez. sükunetle karşılar. dedik ya gönül adamıdır işte.,
  2. mali işlerden sorumlu insan: para ile ilgilidir bir çok şeyi. evlenir kısa sürede. evlilik hayatını bilemem ama ben. kimse bu vatandaşın hakkını yiyemez. onun için "arkadaşlık başka, iş başka" dır. kurallar çok önemlidir onun için, arkasına yandaş toplama derdindedir. deri koltukta oturma derdinde yöneticidir.
  3. cahil insan: çığırtkandır. bir konuda tartışırken (siyaset, din, futbol) sesi hep yüksek çıkar ama itici bir şekilde.posta gazetesinde yazan her bir habere inanır. ya siyahtır ya beyaz, ya evettir, ya hayır. kalıplı biriyse ağız burun kırar, kadınsa cırmalar, gönül yıkar. negatif ne varsa hepsini yapar. aradan vakit geçer "o zamanlar cahildik" der ama o değişmemiştir.

"a şehri" nin göç hikayeleri üzerine sorular


insanlar sürekli bir yere göç eder bilirsiniz. matematiği öğrenmeye başladığımız zamandan sonra ise bir şehrin göç hikayeleri üzerine sürekli sorular çözer, kafa patlatırız. o şehir "a şehri". evet hani "a şehrinden b şehrine" diye başlayan sorularda ki "a şehri".

sebebini bilmiyorum.belki kendilerini matematik için feda ettiler, belki ülkenin yönetim şekli, belki de yaşam şartları onları buna zorladı bilemiyorum.

sadede geliyorum. eğitmenlerin ve öss müfredatına soru hazırlayan kişilerin bu şehirle alakalı soruları biraz değiştirip daha yaratıcı olmasını istiyorum. mesela ben aşağıdaki gibi bir soru ile karşılaşırsam çok gülerim ve kısa bir süre içersinde çözebilirim. soru şu:

"a şehrinden yola çıkan otobüs tam gaz b şehrine doğru gitmektedir. aynı anda a şehrinden yola çıkan başka bir otobüste ise diğer yola çıkan 2 otobüsteki insanların alacaklıları yolculuk etmektedir. ilk otobüstekilerin toplam 2300 euro, 2. otobüstekilerin ise toplamda 5600 dolar borçları vardır. lakin 2. otobüs yolun yarısında kaza yaptı. herkes öldü. borçlar silindi falan. alacakların olduğu otobüs kaç kilometre bölü saniye yapmalı ki 2300 eurocuklarına kavuşsun?

oğlum olsun top oynayayım, kızım olsun ip atlayayım

07 Ekim 2009 Çarşamba


dışımdan bir ses: şimdi ben aslında çocuğum olmasını istiyorum.

içimden bir ses: ama iki sebepten de istemiyorum. birincisi, hanım doğum yaparken ya da doğurduktan sonra ölebilir, yada çocuk ölebilir, o zaman çok üzülürüm. o yüzden istemesem mi? ikincisi de, mesela benim okuma fırsatım oldu. babam 4 tane çocuk okutuyor maşallah. oğlumu da iyi okullara göndermek istiyorum, o kadar parayı nereden bulacam ki? o yüzden düşünüyorum. acaba 40 yaşıma kadar çok çalışıp para biriktirip sonra mı çocuk yapsam? ama o zaman da çok yaşlanmış olurum, oğlumla top oynayamam, ya da kızımla ip atlayamam.

dışımdan bir ses: hmmm. bence işler yolunda gider be oğlum. çocuk bereket demektir. hanım sağlıklı bir hamilelik geçirip sağlıklı bir doğum yapar, çok da uzun yaşar. sen de iyi bir meslek sahibi olup iyi para kazanırsın. bunları şimdiden düşünmeye gerek yok.

içimden bir ses: çok para kazanacam zaten, yani inşallah. bankacı olup, imkb'ye kapağı attın mı tamamdır bu iş de.... yalnız bi de askerlik var. ben askere gittiğimde hanım yalnız kalmasın diye belki ona koruma tutarım yav

dışımdan bir ses: saçmalama lan.

içimde bir ses: olmadı annem bakar.

yanımdaki kız: pardon müsade eder misiniz? 

ben: ben de inicem zaten.



arkamda bişey var mı?

06 Ekim 2009 Salı

fm 331 ders notlarını alacağım kızla fotokopiciye giderken "caution wet floor" yazısına dikkat etmedi ve ugg botları sebebiyle kıçının üstüne düştü. 

ve olaylar gelişir...  

kız: ali yaaaee... arkamda bişey var mı?

ali: hee evet, kıçın var... 

kız: bir daha facebookta yazdıklarını okuyunca sorgulamıcam.

ali: ama ben senden haftaya notları isticem.

şimdi evimdeyim ve ders çalışıyorum.

günlerdir cep telefonum yok. ya olsaydı?


cep telefonumu çaldırmamış olsaydım halim nice olurdu... işte aşağıdaki gibi olurdu:
  • gün içinde durup durup telefona bakardım.
  • yolda yürürken telefonumun iki de bir titrediğini sanıp duraksardım, bu da eve varış süremi sanırsam 6 dakika arttırırdı.
  • eve geldiğimde bile telefonu yanımdan ayırmazdım, sırf cebime koyayım diye evde boxer ile gezmezdim yani.
  • yatma vakti geldiğinde cep telefonumu yastığımın altına ya da çok yakınıma koyardım.
varın gayrı sebebini siz düşünün.

benim kirli ellerimden elma yerken mutlu olur musun?


bugün otobüs beklerken çöp konteynırını karıştıran genç bir çift gözüme ilişti. çingeneydiler besbelli. bilmiyorum belki sevgililer, belki de yeni evliler.

kız incecik bir bedene sahip ve bu onu itici değil, narin kılmış. oğlanın yüzünde ki kirler tebessüm ettiği için hoş geldi gözüme.

çöpten topladıklarını el arabasına yüklüyorlar işte. ama yüklerken birbirlerine bakıyorlardı aralıksız. aralarında öyle bir elektriklenme vardı ki; gözlerimi ayıramadan onları izliyorum.sonra ki taksim otobüsüne binerim dedim içimden ama dudaklarım cidden mırıldadı bunu.

sonra bizim yüzü kirli, sempatik oğlan ceketinin cebinden çıkardığı yeşil elmasını kıza uzattı. daha doğrusu kızın ağzına götürdü. kızın ellerine teslim etmedi, az önce çöpleri karıştırdığı kendi elleriyle yedirmek istedi. kızımız "yaaaa" diye nazlansada kıyamadı oğlanın bakışına ve yedi.

ne kirli ellerden elma yemek derdi, ne içinde bulundukları çöpçülük hali ne de onları gözetleyen benim bakışlarım, rahatsız etmedi onları. zaten oğlan ellerini yıkamak istese, tertemiz su belki de o anı kirletecekti.

ne filmler izledim dostlar; bu güzellikte işveli, biraz nazlı çokca mutluluk dolu bakışlı bir film izlemedim ben.

belki bir gün sen de gelirsin yanıma, gireriz battaniyenin altına, tadarız biz de mutluluğu sevgili... ne dersin?

mutlu olma yolunda sevgiliye açık mektup

05 Ekim 2009 Pazartesi


mutlu olmak için uzak günleri istemek ve bunun için de umut beslemek gerekmekte. çünkü umut içimize düştüğü an yaşama sevinci damlamaya başlar sinemize. yaşama sevinci ise ufacık bir ışıktan ibaret olmakla beraber, biz ipini nereye çekersek çekelim oraya gelir.

mutlu olmak ya da mutluluğu elinin tersiyle itme hakkı yaradının bize doğuştan verdiği bir haktır. mutsuz insanların dillerinden düşürmediği ölüm isteği bi kaçış olmamıştır; sadece mutlu olmayı seçememenin getirdiği doğal bir sonuçtur.

hayatımın geri kalan dilimi şu an ve içimde tazelenmiş hisler hayallerle beraber doğmaya başladı. ben bu süreci yaşarken beni senden başka izleyen yok sevgili. 

sana belki garip gelebilir ama, tam anlamıyla yalnız kaldığımız da anlayacaksın benimle mutlu olduğunu. kimsenin olmadığı bir an da elimi tuttuğunda. başımızdan geçen ve hayatımızı alt üst eden bir olayın etkilerinden kurtulmanın yolu belki de başımızı kaldırıp gülümsemekten geçecek.

hayatta kaybedeceğin bir şey daha azaldı, bu da demek oluyor ki özgürlüğe bir adım daha yaklaştık.

haydi gel sevgili, daha fazla vakit kaybetmeyelim.

yavuz çetin çalıyor. "benimle uçmak ister misin?"

insanları arkalarından yürürken beğenmek daha kolay

genellikle nişantaşın'da ve mecidiyeköy'de insanların arkasından yürümek zorunda kalıyorum. bu insanların bir kısmını ise arkadan beğeniyorum.

bu beğenme ben de hızlı yürüyerek önlerine geçme ve yüzünü görme isteği uyandırıyor. bu durumun benim sapık olmamla alakalı olduğunu düşünmüyorum.zaten arkadan beğendiğim kızların yaklaşık %72.8'ini önden bakınca beğenmiyorum. buna göre arkadan güzel görünmenin - daha az güzel görünmesi gereken detay içerdiğinden- önden güzel görünmeye göre daha kolay olduğunu çıkarmak hiç de zor değil. 

ayrıca düşük beğenme ihtimaline rağmen hala inatla bunu yapıyorum ve yapıyoruz. basit bir inattan ziyade "umut fakirin ekmeği" diye bakmak gerek.

adam öldükten sonra mesleğinin ne önemi var ki?



öldükten sonra ya da ölünmekte iken, yapılan mesleklerin ne önemi var? 

yani adamın genel hayatından ziyade mesleki hayatımı önemli? yapılan iş haberlerde öyle bir vurgulanıyor ki, sanarsın "adamın artık işe yarayamayacak" kaygısı var. 

"...çıkan yangında bir hemşire ve bir laborant hayatını kaybetti.." "...meydana gelen kazada bir avukat yaşamını yitirdi.." "...çukurdan çıkamayan işportacı, geç müdahale sonucu, kurtarılamadı..." "...çıkan çatışmada, iki er, bir onbaşı şehit düştü.."

haa bir de "ölenlerin isimleri ise şöyle .... "

böylesi daha iyi, kendini öldürmeye gerek kalmıyor hem.

04 Ekim 2009 Pazar


insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri de "yok saymak" fiilini içten içe benimsemesi belki de.

zora gelince yok sayarsın, başa çıkılamayınca yok sayarsın, karşılık vermeyince sevilen kız onu yok sayarsın, konuşulması gereken şeyleri yok sayarsın, cevap vermen gereken sorular hiç sorulmamış gibi yaparsın, artık işin bokunu çıkarınca hayat zor gelince onu da yok sayarsın.

ee sen böyle davranmaya devam edersen; içinde nefes alan bir başkasıymış gibi dolaşırsın, sana uzatılan elleri göremezsin, içten içe birileri sana gitme derse onların çığlıklarını duyamazsın.

biz buna kısaca, "yuvarlanmak yuvarlanmak yuvarlanmak" diyoruz.

böylesi daha iyi. kendini öldürmeye gerek kalmıyor hem.

 
 
Copyright © Okunası Notlar